Gavs-ı Azam, yani en büyük yardımcı demek olup, tasavvufta bu dereceye ulaşan Abdülkadir Geylani hazretlerinin lakabıdır.
Abdülkadir Geylani hazretleri, insanlara ve cinnilere yardım eden, imdadına yetişen büyük bir veli olduğundan gavs-üs-sakaleyn diye de anılır.
Arapçada imdat etmek, yardım etmek ve kurtuluş manalarına gelen gavs kelimesi, tasavvufta yüksek hususi bir mertebede bulunan veli, insanlara yardım da bulunan büyük zat hakkında kullanılır.
Babası Hazreti Hasan efendimizin soyundandır. Annesi Hazreti Hüseyin efendimizin soyundan geldiği için seyyidedir. Bu nedenle Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem şeriftir.
Türbesi Bağdat'tadır. Tasavvufi yoluna Kadiriyye tarikatı denir.
Doğduktan sonra ramazan ayında gün buyunca süt emmeyerek oruç tutar, iftar olunca süt emerek oruçunu bozardı.
Doğduğu senenin ramazan ayının sonunda havalar bulutlu geçtiği için ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüt edildi. Halk annesine, çocuğunun süt emip emmediğini sorduklarında emmediğini öğrenince, ramazanı şerifin çıkmadığını anlayarak oruca devam ettiler.
Çocukken çocuklarla beraber oyun oynarken; "Bana gel ey mübarek, bana gel." diye bir ses işitir, korku ve heyacanla annesine koşardı.
Abdülkadir Geylanı 18 yaşında Bağdat'a gelerek meşhur alimlerden fıkıh, hadis,tasavvuf ilimlerinde ders alıp yetiştikten sonra; 28 yaşında vaz, ders ve fetva vermeye başladı. Bu durum 60 yaşına kadar devam etti.
Bir gün Abdülkadir Geylani hazretlerine; Bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız, hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek bir dereceye ulaştınız? diye sordular.
Şöyle buyurdu:
"Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım, asla yalan söylemedim, hiç yalan düşünmedim ve içim ile dışımı bir yaptım. Çocuk iken maksadım, niyetim ilim öğrenmek ve onunla amel etmekti. Küçüklüğümde arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim. Bir öküzün kuyruğundan tutup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın." dedi. Korktum ve geri dönerek evimizin damına çıktım. Gözüme hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; İzin ver Allahü Teala'nın yolunda bulunayım. Bağdat'a gidip ilim öğreneyim, salih zatları bulup, evliyaları ziyaret edeyim dedim. Annem sebebini sorduğunda gördüklerimi anlattım. Ağlayarak, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırıp, kalanını elbismin koltuğunun altına dikti, gitmeme izin vererek her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyledi. Küçük bir kafile ile Bağdat'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkiya tarafından kafilemiz basıldı. Kervanı soydular. İçlerinden biri yanıma geldi, derviş senin de bir şeyin var mı diye sordu. Koltuğumun altında dikili kırk altınım var dedim. Alay ediyorum zannederek beni bırakıp gitti. Başka biri geldi o da sorarak gitti. İkisi birden reislerine gidip durumu bildirdiler. Reisleri beni çağırttı. Yanına gittim. Altının var mı dedi. Kırk altınım var dedim. Elbisemin koltuk altını söküp maltınları çıkardılar. Neden bunu söyledin deyince, annem, ne olusa olsun yalan söylememi tembih etti. Ona doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim dedim. Eşkiya reisi ağlayarak, bu kadar senedir ben, beni yaratan Rabbime verdiğim sözü bozuyorum dedi. Sonra tövbe edip haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de tövbe ederek kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilamle tövbe eden bu altmış kişidir."
Abdülkadir Geylani hazretlerinin talebesi olan bir hanım, bir gün dağda iken ihtiyaç için bir mağaraya girdiğinde, daha önce ona aşık olan bir ahlaksız da ardından mağaraya girerek kadının namusunu kirletmek istedi. Kadın kacak, saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül azamın ismini söyleyerek; "Yetiş Ey Gavs-ül azam, ey insanların ve cinlerin yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Muhyiddin, yetiş ey Seyyid Abdülkadir." diye feryad etti. O sırada Gavs-ül azam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan nalinler vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlaksız adam arzusuna ulaşamadan nalinler kafasına vurdu ve ölünceye kadar kafasına vurdular. Kadın, o mübarek nalinleri alıp Gavs hazretlerine getirdi ve başından geçenleri anlattı.
Tabiblerin tedavi edemediği hastalar ona gelirler ve duası bereketiyle şifa bulup giderlerdi. Bir keresinde de Dicle Nehri taşmış, sular Bağdat'ta kadar ulaşmıştı. Halk kendisine başvurunca, Abdülkadir Geylani hazretleri bastonunu nehrin kenarına dikerek, "Daha ileri gitme!" dedi. Allahü Teala'nın izni ile nehrin suyu o andan itibaren azalmaya başladı.
Cinlerde sözünü dinletip itaat ederlerdi.
Adamın birinin kızına cinler musallat olmuştu. Halini Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerine arzetti. O da "Falanca yere git, oraya cinlerin reisi gelecek, ona benim gönderdiğimi söyleyerek halini anlatırsın. O sana yardım edecek." diye buyurdu. O adam denilen yere giderek, kendisini Abdülkadir Geylani hazretlerinin gönderdiğini ve kızının durumunu anlattı. Cinlerin reisi kıza musallat olan cini cezalandırdı.
Yine Allahü Teala'nın izni ile aynı anda bir çok yerde bulunurdu.
Ramazanı şerifte bir gün, ayrı ayrı yetmiş kişi birbirinden habersiz, Gavs-ül azamı iftara davet etti. Hepsinin davetini kabul ederek, aynı anda davet edenlerin evlerinde iftarda bulundu ve onlarla birlikte yemek yedi.
Gavs-ül azam bir gün, İmam-ı Ahmed bin Hambel'in kabrini ziyaret etti. Yanında evliayadan bir cemaatte vardı. Kabrin başında okudular. İmam-ı Ahmed bin Hambel kabrinden çıktı ve elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirinin boynuna sarıldılar. Sonra İmam-ı Ahmed; "Ey Seyyid Abdülkadir! Fıkıh, tasavvuf ile helalın, haramın ilmi sana muhtaçtır." buyurdu.
"Mümünlerin ilk önce farzları yapmasını; farzları bitirdikten sonra vacipleri, sünnetleri yapmasını, sonrada nafilerle uğraşmasını isterdi. Farz borcu olanın sünnetleri kabul olmaz. Hazreti Ali (r.anha) ın rivayet ettiği hadisi şerifte, Resulullah efendimiz buyuruyor ki: "Üzerinde farz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını eda etmedikçe Allahü Teala, onun nafile namazlarını kabul etmez. " Mümin bir tüccara benzer. Farzlar onun sermayesi, nafileler de kazancıdır. Sermaya kurtarılmadıkça kazaç olmaz." diye buyurdu.
Abdülkadir Geylani hazretleri vefat edeceği sırada, oğullarına şöyle buyurdu:
"Yanımdan ayrılın! Çünkü; zahirde, görünüşte sizinle, batında Allahü Teala ile beraberim. Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin, onları sıkıştırmayın. Aleykümselam ve rahmetullahi berakatühü. Allahü Teala beni ve sizi mağriret etsin! " buyurdu.
Daha sonra; "Kudret ile hakim, kullarına ölüm ile galip olan Allahü Teala, her ayıp ve kusurdan münezzehdir. La ilahe illallah Muhammedün Resülullah! ve Allah Allah Allah" deyip mübarek ruhunu teslim etti.

0 Comments
Yorum Gönder